SAVAŞIN DEĞİŞEN YÜZÜ: CEPHE GERİSİ VE HEGEMONYA

Modern savaşlar cephe savaşı değil, birçok cepheden oluşan mevzi savaşlarıdır. Asıl mücadele cephe hattının gerisinde yaşanmaktadır. Eskiden olduğu gibi iki ordunun karşı karşıya gelip birkaç saat veya birkaç gün süren bir meydan savaşıyla galip ya da mağlup belirlenmiyor. Asıl belirleyici olan, cephe gerisindeki süreçlerdir. Mevzilere yerleştirilen askerlere lojistik destek sağlayan, cephane üreten, kışlık giyecekler ve yiyecek temin eden, sürekli asker takviyesi sağlayan taraf, savaşın en dayanıklı haliyle galibi oluyor. 20 yüzyılda savaşların bu yönüne dikkat çeken çok sayıda örnek mevcuttur.
Almanya savaşın başlamasıyla birlikte Fransa, Belçika gibi ülkeleri hızlı bir şekilde işgal etmiştir. Daha ne olduğu anlaşılmadan Almanlar Paris’e girmiştir. Savaşın ilk dönemlerindeki genel kanaat şudur: Almanya bu hızla ilerlerse bu savaş birkaç aya kalmaz biter. O kadar ki, o sıralarda Osmanlı ordusunda (Osmanlı henüz savaşa girmemiştir) görevli bulunan Alman General Von Sanders, Almanya’ya dönerek savaşa katılma çabasındadır. Almanya’ya dönüş işlemleri halloluncaya kadar bu savaşa yetişemeyeceğinden dolayı oldukça hayıflanır.
Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıç günlerine dair hatıralarda, nerede ve kimden okuduğumu tam hatırlayamamakla birlikte, şu diyaloglar hafızamda canlı: Gemi seyahatinde güvertede sohbet eden Türk aydını, Alman ilerleyişini görünce İngiliz subayına, "bu gidişle savaşın erken sona erebileceğini düşünüyorum," der. İngiliz subayı ise kendine güvenle, "Eğer savaş uzarsa, hiç şüphesiz biz kazanırız," diye yanıtlar. İngiliz subayı, sömürgelerden neredeyse sınırsız hammadde ve insan kaynaklarına sahip olduklarının ve haliyle daha uzun dayanacaklarının farkındadır.
Kemal Tahir, romanlarında cephe gerisinin trajik hikâyesini aşağı yukarı şu çerçevede aktarır: Bizi İngilizler yenmedi. Bizi paltosuzluk, botsuzluk yendi. Bizi cephane eksikliği değil, ikmal eksikliği yendi. Kıtlık değil, nakliye yendi. Konya ambarları ağzına kadar doluyken nakletmek için vagon bulunamadı. Buğdaylar ambarlarda çürümeye terk edildi. Türk askeri, bir çift bot karşılığında İngiliz askerine silahını teslim etmek zorunda kaldı. Malzemelerin Toroslar'a kadar trenle, oradan itibaren katırlar ve develerle cepheye taşınması ayları aldı. Malzemeler vardığında artık hiçbir işe yaramıyordu. Asker sıkıntısı yoktu Osmanlı’nın. Dört milyona yakın asker silahaltına alınmıştı. Asker kaçaklarının sayısı bile bugün benim diyen bir ordunun sayısından fazladır. Özetle Kemal Tahir, romanlarında Osmanlı ordusu savaşı cephede değil cephe gerisinde kaybetti diyordu.
Bu mesele filmlere de sıkça konu olmuştur. 2. Dünya Savaşı yıllarını anlatan "Bond of Brothers" adlı dizi filmin altıncı ve yedinci bölümleri hem mevzi savaşlarının hem de cephe gerisindeki savaşın ne anlama geldiğini oldukça etkileyici bir şekilde ekrana yansıtır. Bu bölümler, Normandiya çıkarmasından sonraki en büyük cephe olan Bulge Savaşı'na odaklanır. Amerikan askerleri, Almanya-Belçika sınırında bir hattı korumak üzere mevzilenmiştir. Filmin atmosferi, izleyiciye siperlerdeki askerlerin yaşadığı can sıkıntısını hissettirir. Karla kaplı ormanlık alanda, askerler sis ve dondurucu soğuk altında yatmaktadır. Sabrın sınandığı uzun bir bekleyiştir bu. Arada bir taciz ateşi adeta hayatlarına renk katmaktadır. Mevzilerdeki askerler, ne olacaksa olsun öleceksek ölelim artık noktasına gelmiştir. Bir siperde yatan asker, yanındakine düşman askerini kastederek şöyle der: "Görüyor musun?" Arkadaşı cevap verir, "Hayır. Ama oradalar…" Cepheyi denetlemeye gelen generale, albay şikâyetlerini sıralar: 'General, çok hasar alıyoruz. İlaç yok ve ilk yardım için yerimiz yok. Kışlık giyeceğimiz yok. Neredeyse hiç cephanemiz kalmadı. Savunma hattı her an düşebilir.'" Generalin cevabı; ‘ne pahasına olursa olsun dayanın’ şeklindedir.
Savaş stratejilerindeki bu değişim 1. Dünya Savaşı ile birlikte ortaya çıkmadı elbette. Askeri alan, bu değişen savaş stratejisinin çok daha uzun zaman önce bilincindeydi ancak, Birinci Dünya Savaşı ile başlayan ve devam eden diğer uzun savaşlar bunun ne anlama geldiğinin en derinden anlaşılmasını sağladı. Bu değişimin anlamını felsefi ve toplumsal boyutuyla kavrayanlar da oldu.
Mesela Gramsci ve sonraları ondan esinlenen Althusser, Marksist kurama yönelik eleştirilerini bu savaş stratejilerindeki değişimi merkeze alarak yapar. Gramsci, "hegemonya" kavramının izahında mevzi savaşları metaforunu kullanır. Onun için savaş cephe önü ve cephe gerisini kapsayan topyekûn bir şeydir. Aslında bir açıdan cephedeki savaş politik iktidarı simgelerken, cephe gerisi de kültürel iktidarı ve buna bağlı hegemonyayı simgelemektedir. Politik iktidara yönelik saldırılar mevzileri boş yere döven topçu bombardımanlarına benzer. Verdiği zarar çokmuş gibi görünür ama geçici ve yanıltıcıdır. Toz duman dağıldığında mevzilerin yerli yerinde olduğunu görürsünüz.
Antonio Gramsci'ye göre, devlet ve sivil toplum kavramları, burjuvazinin egemenliğini sürdürmek için farklı işlevlere sahiptir. Devlet, burjuvazinin baskı veya silahlı tahakküm alanı olarak işlev görür. Bu, devletin zor kullanarak egemenliğini korumasını ifade eder. Ancak Gramsci'ye göre, devletin baskıcı gücü tek başına yeterli değildir. Bununla birlikte, burjuvazinin sivil toplum üzerindeki etkisi, "rıza"ya dayalı kültürel yönlendirme veya gönüllü hegemonya yoluyla daha derin ve kalıcı bir etki sağlar. Devrimi politik alanı ele geçirmekle sınırlandırdığınız takdirde iktidar sadece toplumun tamamını sürekli bir işgal altında tutan bir güç örgütlenmesi olur çıkar. Sivil toplum, burjuvazinin ideolojisinin ve kültürel normlarının yayılmasını ve kabulünü teşvik eder. Böylece, burjuvazi hem devletin zorlayıcı gücünü hem de sivil toplumun rızaya dayalı kültürel etkisini kullanarak egemenliğini sürdürür.
Neo-Gramscian teorisyenlerden Kanadalı siyaset bilimci R. Cox, Gramsci'nin hegemonya ve ideoloji kavramlarını uluslararası sistemin analizinde kullanarak, devletlerarası ilişkilerdeki güç dinamiklerini anlamak için ideoloji ve kültürel faktörlerin önemini vurgular. Cox'a göre, uluslararası ilişkilerdeki hegemonya, sadece askeri ve ekonomik güçle değil, aynı zamanda bir ideolojik mekanizma olan "düşünce yapısının" (ideational structure) etkisiyle de sağlanır. Bu bakış açısı, devletlerin güç mücadelelerinin sadece somut güç unsurlarıyla değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel faktörlerle de belirlendiğini öne sürer.
Berren ve Bahren ve Cevven Kuşatılmış Gazze’nin Cephe Gerisi ve Yıktığı Hegemonya
Gazze’de savaş, daha doğrusu katliam başladığında, karşı karşıya kalınan güç yalnızca Batı blokunun askeri desteğini alan bir İsrail’in gücüyle sınırlı değildi. İsrail’in kuvveti, efsanelerle abartılmış zorlayıcı gücünün yanı sıra belki de daha da etkili olanı, Batı burjuva değerleri etrafında inşa edilmiş ve dünyanın geri kalanı tarafından içselleştirilmiş hegemonyasıyla da mücadele ediyordu. Bu güçler, askeri alanda, dünyanın herhangi bir yerinde “zor”a dayalı bir tahakkümü istediği zaman uygulayabiliyor ve insanlar bu pervasız gücü çoğuz zaman lanetliyor olsa da, kimse bu burjuva hegemonyasının üretimi olan kutsallara kolay kolay ilişemiyordu. Korktukları için değil, onlar tarafından da kutsallaştırılmış ve içselleştirilmişti. Tüm bu ideolojik ve üretilmiş kutsal ağların Batı’nın geri kalanları tahakküm altına almasının aygıtları olduğunu en yalın haliyle Hamas gözler önüne serdi. Bu sebeple Hamas için en az askeri alan kadar zor olanı yani, kültürel hegemonyanın aparatlarıyla üretilecek içeriklerle mücadele etmesi olacaktı. Daha ilk günden ne var ne yok her şey sahaya sürüldü. Geçmişteki tecrübelerden hareketle bir terörist Hamas üretimi hiç de zor olmayacaktı. Gazze’deki İsrail ablukası ve ardından başlayan saldırılarla beraber ister istemez merak ediliyordu. Gazze bu çift taraflı ablukaya ne kadar dayanabilirdi? Birincisi, bu savaşın maddi boyutuyla cephe gerisiyle, ikincisi Hegomonik kuşatma ile ilgiliydi.
Muhtemelen birçok kişi benzer düşünceleri paylaşmış olmalı ki, insanlar protestolar için sokaklara döküldüğünde, o günlerde şu sözleri sıkça duyduğumu hatırlıyorum: "Gazze’den gelen biri; hazırlıklı olduklarını en az 6 ay yetecek kadar stok yaptıklarını söylemiş." Doğru mu değil mi bilmiyorum. Sonuçta, bu sözü söylediği varsayılan kişi de biz de savaşın, daha doğrusu katliamın bu kadar uzun süreceğini tahmin edemiyorduk. Zaten kuşatılmış olan Gazze’yi denizden Amerikan ve İngiliz savaş uçaklarıyla, karadan ise İsrail tanklarıyla tekrar kuşatıp ne yapacaklardı? Cephe gerisi diye bir şey mi var da Gazze’de ki, kalkıp cephe gerisi ile teması kesmek için uğraşsın bu koca koca orduların generalleri? Çocukları öldürmek için klasik modern savaş stratejilerine gerek duyacak mıydı? İnsan, bunun için hesap kitapları devreye koymaya utanmaz mıydı? O yüzden Gazze’nin stok yapmasına bile gerek yoktu. Dayanacaktı Gazze. Önümüzdeki bir hafta, on gün, hadi bir ay atlatılsa er geç bu amansız saldırıların durdurulacağı umudu vardı. Oysa zaman ilerledikçe anlaşıldı ki, adamlar Gazze’yi kökten yok etmeyi kafalarına koymuşlardı. Bunun için her ne gerekiyorsa yapacaklardı.
Tabi bunlar hep bizim kendi hesabımıza konuşmalarımız. Gazzeliler, yola çıkarken, Sadece Allah’a güvendiklerini, ona dayandıklarını, Allah’tan başka kimseye minnet etmediklerini askeri ve siyasi en üst düzeyden tutunda kadın erkek, çocuk yaşlı genç demeden yediden yetmişe her defasında hatırlatıyorlardı. Gerçekten başlangıçta insanlar anlamak istemedi. Hamaset zannettiler, savaş belagati zannettiler. Bir de Filistin göçüyle uğraşacağız, kapımıza dayanacaklar ekmeğimizi elimizden alacaklar dediler. O yüzden, Gazze’nin yegâne dayanaklarının Allah olduklarını anladıklarında gerçekten çok şey değişti. En azından hala haya edenler için…. Sadece Allah’a dayanan Gazze’nin bu saatten sonra askeri straejik hesaplarıyla ilgili söz etmek bize düşmez. Ama İsrail’in cephe gerisi, hegemonyası hakkında söylenecek birkaç şey var.
Belli ki bu kadar ruhsuz ve zalim bir dünya da bile halen bu kadar kolaylıkla katliam yapılamıyor. Birileri itiraz edecekti mutlaka. Netanyahu, Orta Doğu’daki Arap liderlere burunlarındaki halkayı işaret ederek iktidarlarının temellerinin neyin üzerine kurulu olduğunu hatırlatmıştı. Bu birkaç cümle onları bertaraf etmeye yetmiş de artmıştı bile. Bir de ne pahasına olursa olsun ikna olmayacaklar vardı. Bunlar da İsrail için mühim bir mesele değildi çünkü zaten umursamıyordu onları. Dünyanın geri kalanı İsrail için birkaç içerikle halledilebilecek kolay bir işti. En azından öyle olması umuluyordu. Hatta, İŞİD için uğraştığı kadarına bile gerek olmayacaktı. Birkaç fragmanla bile geçiştirilecek basit bir şeydi. Hamas, burjuvanın bütün kutsal değerlerine karşı savaşan bir terör örgütü ilan edilecekti. Sahip olduğu devasa prodüksiyon imkanlarıyla bir avuç adamı terörist olarak göstermekten kolay ne vardı? Modern dünyanın değerlerini çiğneyen onca malzeme arasında seçilip çıkarılacaklar köleleri vasıtasıyla servis edilecekti. Ama işte o öyle olmadı. Bütün kartlarını sahaya sürdü, o da para etmedi. İsrail, Batı'nın birkaç asırdır ilmek ilmek ördüğü hegemonyasının dibine kibrit suyu dökme pahasına ne varsa sahaya sürdü. Yine olmadı. Batı da, onca birikimini İsrail için harcamaktan imtina etmedi; iş her seferinde sarpa sardı. Hani Amerikalıların dünyanın geri kalanını umursamadıkları söylenilir ya onlar bile yoldan çıktı. Üniversitelerde her gün eylemler gerçekleştirildi. Batı'nın yarattığı pek çok kültürel değer yerle bir oldu. Batı adına üretilen demokrasi, insan hakları, felsefe; ahlak teorileri, teorisyenleriyle birlikte tek bir kelimeyle çöp mertebesine indi.
Yumurtalarını pişirmek için dünyayı ateşe vermekten imtina etmeyen İsrail, dünya yanarken içerde saçlarını tarıyor, ayağına taş değmiyor. Hazır tek başına İsrail’in askeri efsanesiyle birlikte hegemonyasını da yerle bir etmekteyken Hamas, siz de bir şeyler yapın dedi insanlar (Gazze ona bile tenezzül etmedi. Sadece dua istedi). Tamam savaşmıyorsunuz ama dış ticareti kısıtlansın. Erişim sağladığı en yakın yerden tedarik edemesin edeceklerini. Diplomatik zorluklar yaşasın, Batı bloku haricindeki ülkelerdeki itibarı zedelenmiş, zedelenen itibarı yerle bir olsun. Ekonomik, sosyal, siyasal ve güvenlik açısından zorluklarla karşı karşıya kalsın bakalım. İsrail de sonuçta (dağ değil ya) bir devlet neticede... Onun gibi niceleri geldi geçti. O da her devletin tabi olduğu kanunlara tabi. O da ölümlü…