Metafizik Olarak Tarihselcilik Ve Kur’an Vahyi

Tarihselciliğin kökeni Platon ve Aristo ile şekillenmeye başlayan metafiziksel düşünce geleneğinde barınmaktadır. Bu nedenle metafiziksel düşüncenin asli karakterini anlamadan tarihselciliği anlamak mümkün görünmüyor. Platon ve Aristo, hakiki gerçeği yani değişmeyen hakikati bulma adına öncelikle beden, fizik ve mitin (dolayısıyla içinde bulunduğumuz zaman-mekan diliminin) aşılması gerektiği kanaatindedirler. Zira bunlarda ortak olan duyusal unsurlar, gnostik tabirle, bizi aşağıya çeken, bu dünyanın cazibesine sürükleyen ve aklı yanıltabilen şeylerdir. Metafizik, insan aklının bedeni, fiziği ve miti aşma eylemi yani onların karanlık etkilerinden arınmasıdır. Böylece metafizik, aklın rehabilitasyonu, ait olduğu ebedi gerçekliği temaşa etme hazzına erişmesidir. Platon’un mağara alegorisi metafiziğin aşma (meta) karakterini kurgusal düzeyde anlatır. Mağaradan çıkış, fizik, beden ve miti (bugünü) aşma eylemidir.
Metafiziğin “aşma ve bir şeyleri geride bırakma” karakteri hiyerarşik kainat tasavvuru içinde detaylandırılmıştır. Madde (heyula, hyle)’den Tanrı’ya yükselen varlık tabakalarında her bir üst tabaka aşağıdakini aşmaktadır. Buna göre insan bu tabakaları aklen aştıkça Tanrıya yaklaşabilir. Metafiziksel şema kısmi değişikliklerle mistisizm ve tasavvufu da şekillendirmiştir. Zira mistisizm veya tasavvuf da hakeza bedeni, fiziği, miti ve aklı aşma çabasıdır. Tasavvuf açısından, içinde bulunduğumuz duyusal/fenomenal dünyanın gerçek olduğu düşüncesi sadece bir mittir. İbn Arabi’de duyusal dünya, Platon’daki gibi, yalnızca bir rüya yani görünüşler dünyasıdır. O yalnızca bir tür uyku halidir.
Bu yaklaşımlarda dikkat çeken asıl nokta, aklın veya kalbin sözü edilen “aşma ve bir şeyleri geride bırakma kapasitesi”ne sahip olduğuna dair kesin inançtır. Dolayısıyla metafizik -rasyonel düzlemde- insanın kendi aklına duyduğu güveni yansıtır. Yine aynı metafizik -irrasyonel (mistik) düzlemde- insanın kendi kalbine duyduğu güveni ele vermektedir. İlki evrensel hakikati ve ikincisi sonsuzu kendi içinde temaşa edebileceği kanaatindedir.
Avrupa tarihinde özellikle denizciliğin gelişimi ile farklı kıta ve kültürlerin keşfi (karşılaşmalar), insanların aynı zaman veya tarih diliminde yaşamadıkları izlenimine yol açtı. Zira ilkel (arkaik) denen kabileler geçmişte kaldığı düşünülen primitif insanın temel özelliğini hala taşımaktaydı. Bu karşılaşmalar mukayeseli tarih ve zaman anlayışını yani Avrupalıların dünyanın geri kalanından çok farklı bir zaman ve tarih tecrübesine sahip olduğu kanaatini oluşturdu. Bu noktada ortaya çıkan yeni soru şuydu: Avrupalıların dünyanın geri kalanıyla karşılaşması ve onların farklı bir tarihsel dönem içinde yaşıyor görünmeleri nasıl ele alınmalıydı? Bu soru bugün “ben ve öteki ilişkisi” diye formüle edilen sorudur. Bu sorunun cevabı, az önce bahsettiğimiz Platoncu ve Aristocu metafiziksel düşünce geleneğinde zaten verilmiş haldedir. Bu geleneğe göre, hiyerarşik varlık tabakasında altta yer alan, üstte yer alana itaat etmek zorundadır. Bu onun bulunduğu yer tarafından ona verilen bir görevdir. Çünkü her şey yaratılışı/tabiatı/özü gereği kendi yerindedir ve bulunduğu yeri asla aşmamalıdır. Haddi aşmaması, onun kendi yerinin gerektirdiği varolma kurallarına uygun davranmasıdır. Ancak seçkin insanlar aklen ve/veya kalben bu sınırı aşabilirler zira onlar yaratılıştan üstündürler. Bu üstünlükleri nedeniyle aşağıda olanları hakikate yönelmeleri adına kontrol altında tutmalıdırlar. Böylece ortaya bir düzen (kozmos) çıkabilir ve kaos engellenebilir. Platon ve Farabi’nin devlet yöneticileri bu düzeni nasıl sağlayacağını bilen üstün ve seçkin insanlardır. Gazali’de bu durum, avamın sahilde (kendi doğal yerinde) kalması yani sınırı aşmaması gerektiği şeklinde ifadesini bulur.
Görebildiğimiz kadarıyla söz konusu tarihsel karşılaşmalar esnasında Avrupa merkezci düşüncenin dünyanın geri kalanı ile ilgili tasavvurları tam da bu metafiziğe göre şekillenmiştir. Buna göre Avrupalı olmayan insan, kendisinden çok daha ileri bir medeniyeti inşa eden seçkin Avrupalı insana itaat etmek ve onun koyduğu düzenin kurallarına göre davranmak durumundadır. Bu durum dünyanın kaotik halden kozmosa geçişi için elzemdir. Avrupa kültürünün farklı tarihsel kültürler ile karşılaşma ve mukayese süreci, aynı zamanda tarihselcilik dediğimiz metafiziğin şekillenme sürecidir. Yani tarihselcilik, Platon ve Aristocu düşünce geleneği içinde şekillenen dikey metafiziksel düşüncenin yataylaştırılmış halidir. Nasıl ki zaman, daima geçmişin şimdide aşılması (meta) ile ortaya çıkıyorsa, Avrupalı da, ilk çağ, ortaçağ ve diğer kültürleri aşarak modern çağı (şimdi) başlatmıştır. Aydınlanma düşüncesi ve ilerlemeci tarih anlayışı, sahiplendiği bu “aşma” fikri ekseninde tarihi kendi içinde farklı dönemlere ayırması, adlandırması, her birine farklı bir karakter atfetmesi (farklı anlatılar oluşturması) yüzünden metafizikseldir.
Ancak klasik ve tarihselci metafizikler arasında bazı farklılıklar söz konusudur. Mesela ilerlemeci tarih anlayışı Hegel’de Baba-Oğul sonrası kutsal Ruh’un tezahür etmesine işaret olarak şekilleniyor görünmektedir. Burada Baba Yahudi şeriatıdır; Oğul Ortaçağdaki teolojik dünya görüşüdür. Kutsal Ruh ise dinin anlam ve amacının akıl çağında mutlak tin şeklinde tezahürüdür. Buna göre tarihin bir amacı vardır ve o amaç artık sekülerlik ile dinin (kutsal) ayrıştırılamazlığı anlamında panteistik formda tezahür etmektedir. Bilahare Karl Marks’ta ilerlemeci tarih anlayışı işçi sınıfının özgürleştirilmesi şeklinde yeniden üretilecektir. Marks’ta tarihselcilik, geçmişin ayak bağlarından veya kabustan uyanma halidir. Marksist uyanış, teolojik uyutulmuşluk ve sömürülme halini geride bırakma halidir.
Her ne kadar tarihselcilik Aydınlanma, Hegel ve Marks metafiziklerinde teleolojik unsuru taşısa da, buna karşı çıkan çok sayıda düşünürün olduğunu belirtmeliyiz. Mesela Wilhelm Dilthey, anlamacı/hermenötik tarihselciliği inşa ederken her bir tarihsel dönemi kendi içinde bütünlük oluşturan (kendine özgü ruhu barındıran) birimler olarak ele almıştır. Buna göre tarihin bütününden veya teleolojik amaçsallığından değil, tarihin sürekli farklılaşması veya kırılmalarından söz edilebilir. Bu yüzden bizden farklı olanı anlama, farklı olanın dünyasına zihnen taşınmayı ve orada bir tür ruhsal enkarne olmayı (divination, empati) gerektirir. Böylece Dilthey epistemoloji yönelimli tarihselci hermenötiği ön plana çıkarmıştır. Bu epistemoloji yönelimli tarihselci hermenötik, bilahare Heidegger ve Gadamer’in geliştireceği ontolojik hermenötikten ayrışacaktır. Her iki hermenötik düşüncede “tarihsel” kelimesi farklı anlamlara gelecektir. Dilthey’da tarihsel kelimesi insanın kendisini anlaması için üstesinden gelmesi gereken epistemolojik/anlamacı bir tutuma işaret etmektedir. Yani insan kendisinden farklı olanı zihnen yeniden inşa ederek kendi tarihsel karakterini fark edebilir. Oysa Heidegger ve Gadamer, bizden farklı olanın -onu zihnen anlamadan önce- zaten bize erişmiş ve bizi etkilemiş olmasına referansla tarihsel kelimesini kullanmaktadırlar. Heidegger ve Gadamer’de ‘tarihsel’, ontolojik bir hadisedir. Kısacası Dilthey epistemolojiden tarihsel ontolojiye gitmeye çalışırken, Heidegger ve Gadamer’de epistemoloji daima tarihsel ontolojiden sonra gelen ve bu ontolojiden hareketle yapılan bir zihni soyutlamadır.
Bu açıdan bakıldığında Fazlur Rahman -her ne kadar eserlerinde Emilio Betti’nin adını verse de- temel felsefi tutum açısından Dilthey’ın epistemoloji yönelimli tarihselci hermenötiğine yakın görünmektedir. Zira onun kendi metodunun ilk adımı olan bugünden vahiy dönemine geri gitme anlayışı Dilthey’ın divination dediği hususu çağrıştırmaktadır. Dilthey için asıl olan bizimkinden farklı olan bir tarihsel dönemin ruhunu (dünya görüşünü) anlamaktır. Rahman da Kur’an’ı anlamak için önce vahiy döneminde açığa çıkan yaratıcı Ruhu yani Kur’an aracılığıyla şekillenen dünya görüşünü (evrensel ahlaki idealleri) anlamak gerektiğini söylemektedir.
Fazlur Rahman’ın bu yaklaşımın geleneksel vahiy anlayışından temel farkı şudur: Geleneksel vahiy anlayışı Cebrail aracılığıyla Hz. Peygambere İlahi kelamın “ezeli muhteva” (haber, bilgi, beyan) olarak verildiğini savunmaktadır. Bu durumda Kur’an’ı anlamak tefsir ve tevil gibi yollarla bu muhtevanın açığa çıkarılmasıdır. Oysa Fazlur Rahman’a -hakeza Abdülkerim Suruş’a- göre, Hz. Peygamber’e verilen ezeli muhteva değil, ‘evrensel görüş ufku’dur. Bu görüş ufku Hz. Peygamber’in bilincinde vahiy esnasında tarihsel veri/tecrübeler ile buluşarak tikel bir boyut kazanmaktadır.
Fazlur Rahman’ın temel tezini, Newton’un gravitasyon teorisine referansla kısmen daha iyi anlamak mümkündür. Elma, dünya tarihinde hep düşmektedir. Ama elmanın neden düştüğü sorusu, Newton öncesinde, elmanın düşme eğilimi ile açıklanmaktaydı. Newton ise yer çekim kanununu formüle edince artık herkes elmanın düşüşünde yer çekim kanununu görmeye başlamıştır. Değişen şey elmanın düşüşü değil, bu düşme eylemine bakma tarzımızdır. Dolayısıyla düşmenin anlamı artık bu evrensel görüş ufku içinde şekillenmektedir. Benzer şekilde vahiy, Fazlur Rahman için, Hz. Peygamber’e verilen evrensel ahlaki kurallar yani tek tek hadiselere nasıl bakmamız gerektiğini bize söyleyen evrensel görüş ufkudur. Bu yüzden tarihsel olan sadece ayetlerin tikel muhtevasıdır; tıpkı elmanın her hangi bir yer ve zamanda ağaçtan yere düşmesi gibi. Tikel muhtevayı (tek tek ayetleri) anlamak Kur’an’ın tamamını (evrensel ahlaki kuralı) anlamak değildir. Bu yüzden tarihsel araştırmalarla Kur’an’ın evrensel boyutu tikel muhtevadan ayrıştırılmalıdır.
Fazlur Rahman’ın tarihselciliği bugünden geçmişe baktığımızda Kur’an’ın evrensel anlamının kendi bütünlüğü içinde kavranabileceğine olan inancıyla ilgilidir. Daha açık deyişle, Kur’an’ı tarihsel araştırma/okuma ile tarihselcilik aynı şey değildir. İlki bir araştırma yöntemidir ve Fazlur Rahman bunu tikel muhtevanın tümel ilkelerden ayrışması için gerekli görmektedir. Tarihselcilik ise, Fazlur Rahman’ın bugünden hareketle geçmişi kendi bütünlüğü içinde görme gücünü insan aklına bahşetmesi ile alakalıdır. Bu inanç, yazımızın başında değindiğimiz metafiziğin kendisidir. Zira geçmişi kendi bütünlüğü içinde görme fikri, ilerlemeci/teleolojik tarihselcilik kadar Dilthey’ın tarihselciliğinde de söz konusudur. Tarihselcilik bugünün sınırlarını aşarak geçmişi kendi bütünlüğü içinde görme veya bilme fikrinin kendisidir. Klasik metafizik -tekrar söylersek- bugünün sınırlarını aşarak evrensel hakikati kendi bütünlüğü içinde görebileceğimize dair inançtır. Sonuçta her ikisi de bugünü “aşma” esnasında elde edilen bütüncül görüşü yine bugüne geri getirirler (logocentrism). Yani ‘bugün’ hem aşılması gereken, hem de aşma sonrası keşfedilen bütünün olduğu gibi kendisine geri getirildiği zaman-mekan dilimidir. Bu paradoks, klasik ve tarihselci metafizikleri, Heidegger ve Gadamer’in tarihsel ontolojik hermenötiğinden ayrıştıran önemli bir unsurdur.