Merhum Allame El-Zindani Hakkında Şahsi Anektodlar

Merhum Allame El-Zindani Hakkında Şahsi Anektodlar

Merhum Allame el-Zindani Hakkında Şahsi Anektodlar[1]

Gençliğimin erken dönemlerinde, Moritanya televizyonunun mübarek Ramazan ayında yayınladığı İslami bilimler eksenli “Bu hakikattir” programını izlediğimde, onun dost canlısı yüzünü çok severdim. Temellendirdiği argümanlar ve tatlı açıklamalar, zihne ne kadar ikna edici ve kalbe ne kadar hoş geliyordu.

Kaderin beni onunla yüz yüze görüşmeye ve iki yıl boyunca onunla birlikte çalışmaya sevk edeceğini hiç hayal etmemiştim. Ancak, 1996'nın sonlarına doğru Şeyh El-Zindani, Sanaa'da kurduğu el-İman Üniversitesi'nde ders vermek üzere hoca talep etmişti ve ben de kendisine önerilen isimler arasındaydım. O zamanlar hayatımın baharındaydım ve herhangi bir lisansüstü dereceye sahip değildim. Ancak Yemen Devrimi sırasında Yemen’in görkemli dağlarında şehit el-Zübeyri'ye eşlik ettiğinden bu yana keşfedilmemiş yollarda yürümeye alışkın olan Şeyh, üniversite diplomalarını önemsemiyordu ve geleneksel Şankıti ekolüne olan güveni tamdı.

Sanaa'ya 1997 yılının başlarında el-İman Üniversitesi'ndeki öğrencilere Arapça dilbilgisi (İbn Malik’in el-Elfiyye’si) öğretmek için geldim ve daha sonra buna tefsir dersi de eklendi.

Küçük yaşlardan itibaren el-Hariri'nin Makâmât’ına tutkuyla bağlıydım. Bu eserin büyük bir bölümünü babam -Allah rahmet eylesin- çocukken bana ezberletmişti. Şafak vakti uçak Sana havalimanına indiğinde hatırladığım ilk şeyin el-Hariri'nin ilk makamı olan "el-Makamat el-San'ani" olması şaşırtıcı değildi. Havaalanından ayrılırken, el-Hariri'nin o makama başlarken söylediği şu ifadeleri tekrarlamaya başladım:

 

“Gurbete yönelmek üzere bineğime oturduğumda/ ve beni fakirlik dostlardan ayırdığında/ zamanın musibetleri Yemen’in Sanaa’sına savurdu beni/ bu yüzden oraya heybem boş/ apaçık olarak bitkin/ yarına eriştirecek azığım ve torbamda bir lokma yiyeceğim olmadan girdim.”

 

Macera Sevgisi ve Arap Edebiyatına Olan Tutku

İlk kez Sana'ya indiğimde kendimi, Makamat'ın anlatıcısı el-Haris bin Humam ve kahramanı Ebu Zeyd el-Seruci'nin karakterini canlandırırken buldum. O soğuk Sana gecesinde benimle onlar arasındaki benzerlikler az değildi. Çünkü macera sevgisi, Arap edebiyatına olan tutku ve maddi sıkıntılar bizi o gün bir araya getirmişti.

Gerçekten ve dürüstçe "heybem boş, apaçık olarak bitkin”dim. Ancak bu yabancılaşma ve boşluk hissi, kendimi memleketine dönen bir gurbetçi ya da yuvasına dönen bir kuş gibi hissettiğim büyüleyici Sanaa şehrinin sıcaklığında hızla kayboldu. Şaşırtıcı bir şekilde Sanaa halkı da beni bir yabancı olarak değil, başka bir şehirden gelen bir Yemenli olarak görüyordu. Sanaa'da neredeyse hiçbir taksiye, şoförü tarafından şu soru sorulmadan binmedim: "Hadramutlu musun kardeş?" Eğer soruya olumsuz cevap verirsem, şoför kendinden emin bir şekilde "el-Mahra'dan" derdi! Bir keresinde bir şoföre Yemenli olmadığımı söylediğimde bana şöyle cevap vermişti: Sen Yemenlisin ama ülke dışında yaşamışsın ve dilin "bozuk"!

Böylece, Moritanya kabileleri -ve genel olarak Faslılar- ile Yemen ve Umman halkları arasındaki insani bağların derinliğinden -antropolojik bir sezgiyle- emin oldum. Bu, altı asır önce Umman'ın Zufar şehrini ziyaret eden seyyah İbn Battuta'nın benden önce yaptığı bir gözlem olup seyahat kitabında şunları yazmıştır: "Bu şehrin insanlarının işlerinde Fas halkına benzemesi de garip olan şeylerdendir. Şehrin en büyük camiinin İmamı olan İsa bin Ali'nin evinde kaldım. Kendisi kadir kıymet sahibi ve cömert ruhlu bir kimsedir. Onun Fas hizmetkârlarının isimlerini taşıyan cariyeleri vardı. Birinin adı Buheyta, diğerinin adı Zad el-Mal idi ve ben bu isimleri başka hiçbir ülkede duymadım… Her birinin evinde Fas halkı gibi ev sahibinin üzerinde namaz kıldığı bir hasır halı asılıdır ve mısır yerler. Tüm bu benzerlikler, Sanhace ve Fas’taki diğer kabilelerin Himyer kökenli olduğu savını güçlendirmektedir."

Sanaa'da iki yıl kaldım ve ona ram oldum. Kadim surlarındaki tarih kokusuna, yıl boyu süren bahar iklimine, insanlarının saf doğasına ve sabah nemine karışan kadim sokaklarını güzelleştiren Yemen kahvesinin kokusuna aşık oldum. El-Iman Üniversitesi'nde Yemen'in ulvî dağı olan ve Müslümanların bayraktarlarından biri olan bu şahsiyeti tanıdım ve onun yanında unutulmaz imanî günler yaşadım. Onun üniversitesi için hazırladığı üniversite programı; zamanlaması, içeriği ve ruhuyla fark ediliyordu. Nitekim öğrencilerimize sabah namazından hemen sonra ders vermeye başlıyor ve soğuk sabah saatlerinde, huzur ve saflığın hakim olduğu ferah bir atmosferde onlarla birlikte Yemen kahvesini yudumluyorduk.

 

Şeyh el-Zindani’nin Hususiyeti/Hasleti

Bu iki yıl boyunca Şeyh el-Zindani'nin cömertliği, tevazuu, cesareti, Müslümanları sevmesi ve onların dertleriyle dertlenmesi gibi bir insanda ender bulunan hasletini kendi gözlerimle gördüm. Ayrıca onda saf bir ruh, akan gözyaşı, kalbe rehberlik eden ve yolu aydınlatan belagatli bir dil gördüm. Misafirlerine eliyle hizmet ettiğini ve yemekten önce ellerini yıkamaları için ellerine su döktüğünü, kulakları ve gözleri bilgi, para ve prestijle doyurduğunu gördüm!

Onun ikramının inceliklerinden ve müstesnalığından hala hatırladığım şeylerden biri, onu el-İman Üniversitesi’ndeki Hoca meslektaşlarımla birlikte ziyaret ettiğim bir zamana tekabül ediyor. Evindeki geniş misafir salonunu gat bitkisinin kalıntılarıyla dolu bulmuştuk ve gatın kullanımına ilişkin fıkhî çekincelerini ve bunun sıhhî ve içtimaî zararlarına karşı uyarılarını biliyoruz. Bizi hayrete düşüren bu manzarayı kendisine sorduğumuzda, söylediklerimize gülümseyerek şu cevabı verdi: Bugün Sanaa'ya çevre köylerden gelen misafirlerim vardı ve onlar bu fıkhî ve sıhhî tartışmaları anlamıyorlar. Gat, kabile geleneklerinde misafire ikramın ayrılmaz bir parçasıdır. Eğer onlara gat ikram etmeseydim Yemen'in dört bir tarafına yayılacaklardı, beni misafire ikram etmemekle suçlayacaklardı ve beni her ortamda yereceklerdi!

Merhum Şeyh Abdülmecid el-Zindani ile ilgili güzel anılarımdan biri de şehit Şeyh Ahmed Yasin'in 1998'de Yemen de dahil olmak üzere birçok Arap ülkesini kapsayan turu kapsamında Filistin'den gelerek Sanaa'daki el-İman Üniversitesi'nde bizi ziyaret etmesidir. Merhum el-Zindani onun için el-İman Üniversitesi'nde toplu bir karşılama töreni düzenlemeye karar vermişti. Ben de onu hoş karşılamak için beyitler yazmıştım, ancak töreni düzenleyenler ziyaret programında yer almadığı için bunları Şeyh Yasin'in önünde okumama izin vermediler. Şeyh Yasin'e karşılama beyitlerini okumak gibi değerli bir fırsatı kaçırdığım için üzülmüştüm. Ancak Yemenli şair törende uzun ve güzel bir şiir okuduktan sonra o olumsuz hissiyat ruhumdan kayboldu ve kararlarının doğruluğuna ikna oldum. Benim birkaç basit beyitim bununla kıyaslanamazdı ve o gün daha önce bilmediğim Yemen bilgeliğinin bir yönünü öğrenmiş oldum.

 

Ayrılış Vakti

El-İman Üniversitesi'nde, aralarında Yemen Müftüsü Şeyh Muhammed bin İsmail el-Umrani'nin de –Allah rahmet eylesin- bulunduğu, derin fıkıh bilgisini neşeli bir ruhla birleştiren büyük şahsiyetlerle tanıştım. Bir defasında talebeler ona şunu sordular: “Ey Şeyh! sizin eski çalışmanız ile bizim yeni çalışmamız arasında ne fark var?” O da irticalen cevap verdi: Büyük bir fark var! Biz camide[2] okuduk, siz de üniversitede okuyorsunuz. Dolayısıyla erkek ile kadın aynı değildir!"[3] Tanıştıklarım arasında ilmî azmi, çalışma disipliniyle benzerini görmediğim Iraklı hukukçu Şeyh Abdülkerim Zeydan da -Allah rahmet eylesin- var.

1999 yılının sonunda, Dünya Müslüman Gençlik Meclisi’nden aldığım bursun neticesinde Amerika Birleşik Devletleri'nde lisansüstü çalışmalar yapmak amacıyla Yemen'den ayrılacaktım. Fakat alicenap olan Şeyh el-Zindani, seyahat etmemem konusunda ısrarcı davrandı. Ben bir bilet ayırtıp bir şafak vakti veda için onu ziyaret edip işi oldubittiye getirinceye kadar benim üniversiteden istifamı reddetmişti. Washington'dan, Sana'nın hatıraları ve duyguları kalbimde canlandı. Bunun meyvelerinden biri, 1999'un sonunda yazdığım ve Şeyh'e gönderdiğim ve ondan çok memnun kaldığı "Riyak Sanaa" şiiriydi. Merhum Yemenli yazar arkadaşım Hamid Sahra, bunu Yemen gazetelerinden birinde yayınladı.

Merhum el-Zindani ve yakın çevresiyle yıllar boyunca sürekli temas halinde oldum. 2013 yılında Yemen devriminin gençlerine yönelik bir eğitim programı kapsamında Sanaa'ya yaptığım ziyaret sırasında -Arap Baharına, Yemen gençlik devrimi ve geleceğine ilişkin iyimserliğin zirvede olduğu bir dönemde- kendisiyle görüşme fırsatı buldum. Şeyh beni Sanaa'daki evinde akşam yemeğine davet etmekte ısrar etti ve ben de onunla keyifli bir akşam geçirdim. Bu sırada ona Kuzey Amerika'da karşılaştığım garip tesadüflerden ve yetiştirdiği fidanların bereketinden bahsetmeye hevesliydim.

Bu hikayelerden biri şöyleydi: ABD'nin Kaliforniya eyaletinde arabamı sürerken bir trafik ışığında durduğumda, yanıma sürücüsü koyu tenli olan bir araba yanaştı. Sürücü bana el sallıyor ve ısrarla arabamı yolun kenarına park etmem için işaret ediyordu. Onun bir Afro-Amerikan olduğunu ve arabamın lastiklerinde bir sorun fark edip beni uyarmak istediğini düşündüm. Trafik açıldıktan sonra arabayı kenara park ettim ve o da arabasını arkama park etti. Sonra neşeli bir yüzle koşarak yanıma geldi ve Arapça seslenerek selam verdi. Onun el-İman Üniversitesi'ndeki eski öğrencilerimden biri olduğunu ve Fildişi Sahili'nden olduğunu öğrendim. Onunla tanıştığıma çok mutlu oldum! Uzun süre birbirimize sarıldık ve uzun süre mola verdik. Amerika’nın batısındaki o ücra noktada, pasifik kıyısında, el-İman Üniversitesi'nde Şeyh el-Zindani ile Sanaa hatıralarımızı yad ettik.

Bir keresinde el-Iman Üniversitesi'ndeki eski öğrencilerimden Somali kökenli birini Amerika'nın Teksas ve Michigan eyaletleri arasındaki bir uçak yolculuğunda yanımda otururken buldum. Kendisinin Amerika'daki şehirlerden birinde bir İslam merkezini yönettiğini öğrendim. Başka bir zaman, Kanada'nın Montreal kentindeki bir İslam merkezinde konferans vermeye davet edilmiştim. Daha sonra Merkezdeki cami imamının, eski öğrencilerimden biri olduğunu öğrenince şaşırdım. Şeyh Sanaa dağlarına ektiği iyilik tohumlarını, rüzgârların dünyanın dört bir yanına taşıdığını gösteren bu hikâyelerden çok memnun kaldı.

Daha sonra benzer hikayelerle karşılaştım. Bunlar arasında şöyle bir hikaye vardı: Yıllar önce bir Arnavut numarasından bana gelen bir telefon vardı. Arayan el-İman Üniversitesi'nden eski bir öğrencimdi ve mütefekkir Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç hakkında yazdığım bir makaleyi Arnavutçaya tercüme etmek istiyordu. Ayrıca üniversitenin öğrencilerinden Malezyalı bir öğrenciyle Kuala Lumpur'da karşılaştım ve onun "Sahabeler Arasındaki Siyasi Anlaşmazlıklar" kitabımı Malay diline çevirmiş olduğunu öğrendim. Daha sonra üniversitenin öğrencilerinden Uygurlu olan bir başka öğrenciyle karşılaştım. “İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz" adlı kitabımı hala Arap alfabesiyle yazılan ve Türk dillerinden biri olan Uygurcaya çevirmişti.

El-İmam Üniversitesi'nde merhum el-Zindani ile geçirdiğim süre boyunca, onun Asya'daki İslam ülkelerine olan bağlılığını fark ettim. Belki de Malik Bin Nebi'nin gözlemlediği gibi İslam'ın ağırlık merkezinin Asya'ya kaydığının farkındaydı. Bu bağlamda hatırladığım anılardan biri, 1998’in yazında Pakistan'ın ilk nükleer denemesini kutlamak amacıyla onun üniversitede devasa bir kutlama düzenlemesiydi. Ben ise o kıymetli kazancın sevincini yaşayarak gür tınılı beyitler yazmıştım. Ancak artık beyitleri, başlangıçları haricinde hatırlamıyorum.

Şöyle ki:

Kılıcını çek, çünkü düşman çok şiddetlidir. Savaşa hazırlan, çünkü sabrın bir sınırı vardır.

 

Savaş Meydanı

Merhum el-Zindani, el-İman Üniversitesi'nin, İslam dünyasının doğusundan batısına kadar kalplerin buluştuğu ve İslam kardeşliğinin gerçekleştiği, her milletten ve milliyetten Müslümanlar için kapsayıcı bir yapı olmasını istiyordu. İslam kardeşliğine ve Müslümanların birliğine düşman olan herkesin aslında ona da düşman olması şaşırtıcı değildir.

Husi fitnesinin başladığı 2014 yılında bu İslami ilim yapısının bir savaş meydanına dönüşmesi beni derinden üzdü. Husiler, üniversiteye ve onun misyonuna karşı uzun süredir husumeti olan bazı uluslararası güçlerin ve Arap karşı-devrim güçlerinin kışkırtmasıyla üniversiteyi nasıl da sabotaj ve yıkımla hedef almıştı.

Merhum Şeyh el-Zindani ile hayatının son dönemlerinde son iki görüşmemi İstanbul'da gerçekleştirdim. Bunlardan ilki İstanbul'daki evine yaptığım ziyaretti. Belirgin sağlık sorunlarına rağmen beni her zamanki cömertliği ve neşesiyle evinde ağırladı ve uzunca bir görüşme gerçekleştirdik.

Şeyh bana Türkiye'ye ulaşmayı başardığı inanılmaz yolu anlattı. Bununla birlikte bu hikayeyi anlatmanın zamanı henüz gelmediğinden onu şimdilik tarihe bırakıyorum. Ancak Şeyh ile yapılan görüşmenin en önemli kısmı, Yemen'deki savaşı durdurmanın önemine odaklandı. Bu savaş Husi fitnesini bastırmak ve Yemen gençlik devriminin ilkeleri üzerinde ulusal mutabakatı yeniden tesis etmek için gösterilen övgüye değer bir çabadan (ki başlangıçtaki bu çabayı Şeyhin kendisi ve bizler destekledik), Yemen'in yağmalanmasına, öldürülmesine, aç bırakılmasına, terörize edilmesine, sosyal dokusunun parçalanmasına, medeniyetinin ve tarihinin simge yapılarının yok edilmesine dönüştü. Nihayetinde galibi ya da mağlubu olmayan, Yemen'in komşular arasındaki çapraz ateşin sadece bir esiri haline geldiği yok edici bir savaşa dönüşmüştü.

Saygıdeğer Şeyh ile, bugün Yemen de dahil olmak üzere, bir dizi Arap ülkesinde uygulanan ve Amerikan teorisi olan “savaşa bir şans vermek" teorisini tartıştım. Bu teori 1980'lerde Irak-İran savaşı sırasında pratikte uygulanmaya başlanmıştır. Kissinger, Amerika'nın bu savaşa yönelik stratejisinin her iki tarafın da kaybetmesi yönünde olduğunu söyleyerek bunu ifade etmiştir.

Bu nedenle Amerika, savaş sırasında Irak Genelkurmay Başkanı General Nizar el Hazreci'nin de açıkladığı gibi, zor durumda kaldığında İran'a silah sevk etme ve Avrupalı savaş tüccarları aracılığıyla da İran'ın askeri hareketlerine ilişkin uydu görüntülerini Irak'a satma konusunda istekliydi.

Her ne kadar savaş, Irak'ın askerî açıdan üstünlük sağlamasıyla sonuçlanmış olsa da aslında Kissinger'ın istediği gibi her iki taraf için de stratejik bir kayıptı. Çünkü zaten esasında zorunlu bir savaş değildi. Uzun ve yok edici olan bu savaş acı meyveleri vermişti. Bunlar iki ülkenin gençlerinden akan kan deryası ve Araplarla Farslar, Sünnilerle Şiiler arasında kök salan derin bir nefretti.

Arap Baharı devrimleri başladığında, bir başka Amerikalı Siyonist düşünür Edward Luttwak, Kissinger'ın "savaşa bir şans vermek" fikrini geliştirerek teoriye dönüştürdü ve bunun Arap devrimlerine uygulanması çağrısında bulundu. Suriye'nin özgür halkı Beşşar Esed'in ve onun kanlı mezhepçi rejiminin baskısından kurtulmak için kanlarını dökerken, Amerikalı-İsrailli stratejistler, "savaşa bir şans vermek" teorisinin uygulanmasıyla, bu büyük fedakarlıkları kan akıtmaya ve galibi yahut mağlubu olmayan yok edici bir savaşa dönüştürüyorlardı.

Dolayısıyla herhangi bir savaş ya sağlam bir siyasi stratejiye dayanacak ya da başı ve sonu olmayan yok edici bir felaket olacaktır. Aynı şekilde herhangi bir savaş da net bir başlangıçla başlayabilir, daha sonra niteliğini ve gidişatını değiştiren, tarafların kontrolünü kaybetmesine neden olacak dönüşümlere tanık olabilir. Özellikle de etkili dış güçler, başkalarının kanıyla nüfuzlarını sağlamlaştırmak için onu yönlendirmeye çalışırsa.

Şeyh'in -Allah rahmet etsin- Yemen'deki savaşın sonuçlarından bahsederken taşıdığı derin acıyı fark ettim. Şeyh, bu yok edici savaşı durdurmanın zaruriyetini dile getirerek bana bu konuda fikrî ve pratik girişimler planladığını söyledi. Daha sonra ofis çalışanlarına, bu cehennemî teoriyi ayrıntılı olarak açıklayan "Savaşa Bir Şans Verin" başlıklı makalemin bir kopyasını kendisine basmalarını emretti.

Şeyh el-Zindani ile son görüşmem -Allah rahmet eylesin- bir yıldan az bir süre önce, 8 Ağustos 2023'te, her ne kadar alim olmasam da İslam alimlerinden oluşan bir heyetin parçası olarak, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığımız görüşme sırasında gerçekleşti. Şeyh el-Zindani hariç toplantıya katılanların hepsinin toplantıda konuştuğunu fark ettim.

Resmi görüşmenin bitiminden sonra yapılan bir ayaküstü sohbette kendisine bunu sorduğumda, “Hayatım boyunca yeterince konuştum ve artık konuşmaya isteğim kalmadı” şeklinde cevap verdi. Sanki bu sözlerle kendi vefatının haberini veriyor gibiydi.. Allah rahmet eylesin.

Keşke Şeyh el-Zindani hayatının sonlarına doğru haksızlığa uğramasaydı, yerinden edilmeseydi, evsiz kalmasaydı. Yine keşke haksızlığa uğramasaydı. Evinden, ülkesinden, oradaki yüce makamından kovulmasaydı... Ve keşke inşa ettiği ilim ve iman temelli yapı bugüne değin ayakta olsaydı ve mütemadiyen meyvesini verseydi.

Ayrıca, Şeyh’in vefatından sonra mukaddes toprak olan Mekke'ye defin konusunda temennisinin ve değerli ailesinin talebinin karşılık bulacağını umuyordum. Lakin Allah salih kullarını dilediği şeylerle imtihan eder ki bu durum kendi katında onlara mükâfat ve şeref kaynağı, kulları arasında ise hatıra ve hakikat dili olsun.

Şeyh'in oğullarından biriyle yaptığım telefon görüşmesinde onu Mekke'de defnedememelerinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Onu İstanbul'daki büyük sahabenin adını taşıyan caminin bitişiğindeki Ebu Eyyûb el-Ensarî mezarlığına gömmek zorunda kalmışlardı. Bu yüzden ona Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin -radiyallahu anh- vefat hikayesini okumasını önerdim. Hikayede tesillinin ötesinde bir teselli bulacağına dair vaatte bulundum. Burada Ebu Eyyub'un, vefatı durumunda Müslüman askerlerin onun naaşını taşıyıp ellerinden geldiğince düşman topraklarına girip onu oraya defnetmeleri talimatını verdiği belirtiliyor.

Bu nedenle Ebu Eyyûb el-Ensarî, Müslümanlar burayı fethetmeden yüzyıllar önce Konstantinopolis'in surlarının yakınına defnedildi. İstanbul, geçmişte mücahit bir sahabe olan Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin türbesiyle onurlandırılmıştı, bugün ise muhacir alim Abdülmecid el-Zindani'nin türbesiyle onurlandırılıyor... Yükselen milletlerle gerileyen milletler arasında ne kadar da fark var!

 

[1] Bu makalenin orijinali 24.04.2024 tarihinde aljazeera.net’te “حَكايا شخصية عن العلَّامة المرحوم الزَّنداني” başlığıyla yayımlanmıştır. Makale Mehmet İhsan ÖZDEMİR tarafından tercüme edilmiştir.

[2] Medrese olarak da tercüme edilebilir (mütercim notu)

[3] Burada camiالجامع /camia/üniversite الجامعة kelimeleri arasındaki dişilik ve erilliğe referansla bir retoriğe başvuruluyor (mütercim notu).

Diğer Yazıları

Yorum Yaz