İslam’da “Ahlâk” Yoktur!

Günümüz konuşma dilinde en çok telaffuz edilen kelimelerden biri olan “ahlâk”, zamanla manasını yitirmiş, üzerine düşünülmeden her bağlama serpiştirilen bir söyleme dönüşmüştür. Herkes ahlâktan dem vurmakta, onun bozulmasından şikâyet etmektedir. Lakin bu şikâyetlerin arkasında, ahlâkın ne olduğu ya da ne olmadığına dair ciddi bir kavrayış aramak nafile bir uğraşa benzer. Şayet bizler bugün şiddetin, huzursuzluğun ve varoluşsal anlamsızlığın arttığı bir çağda yaşıyorsak, bu çıkmazların çözümünü sahiden “ahlâk”ta mı aramalıyız?
İlginçtir ki “ahlâk” kavramı, İslam dünyasında erken dönemlerde mevcut değildi. Kavram olarak İslam literatürüne girişi, bugün mezarı Mersin’in Tarsus ilçesinde bulunan 7. Abbasi halifesi Me’mun dönemine, yani Yunan felsefesinin Arapçaya çevrildiği o çalkantılı çağa rastlar. Me’mun’dan önceki İslam toplumlarında, bilhassa sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn gibi ilk dört nesilde bu kavramdan eser yoktur. Ne sohbetlerde ne de teliflerde “ahlâk”tan bahsedilmiş, onun yerine “fazîlet / erdem” ve “edep” kelimeleri ön planda olmuştur. İlk müfessirler Kur’an’ın ana gayesini Tevhîd, Tezkîr ve Ahkâm olarak belirlemiş; ahlâkı ise bu bağlamda doğrudan ele almamışlardır.
Mesela İmam Şafiî’nin hocalarından olan Mukâtil bin Süleyman, Kur’an’daki beş yüz hüküm ayetini bir araya getirerek emir, nehiy, helal ve haram üzerinden fıkhî bir sistem kurmuş; “kavl-i tayyib” gibi ahlâka dair çağrışımlar içeren ifadeleri bile doğrudan tevhîd merkezli açıklamıştır. Bu dönemde ahlâk, tanımlanmış ve bağımsız bir ilim dalı değil; daha çok tezkiye (nefsin arınması), tezkir (hakikatin hatırlatılması) gibi başlıklar altında varlığını sürdürmüştür.
Aslında bu yaklaşım, Antik filozofların da izlediği bir yolu andırır. Onlar için de felsefenin çıkış noktası “ethos”tan ziyade “virtue” yani fazilet (erdem) olmuştur. Aristo’nun meşhur üçlü kavramı—ethos (karakter), pathos (duygu), logos (mantık)—ikna sürecinde olduğu kadar, insanın iç dünyasında da denge kurmanın araçlarıydı. Bu bağlamda, ilk Müslüman düşünürler de kelime olarak ahlâkı değil, “fazîlet” ve “edep” kavramlarını tercih etmişlerdir. Farabi’nin “El-Medînetü’l-Fazıla” adlı eseri, ahlâklı değil, erdemli bir şehir idealinden bahseder. Mâverdî ise meşhur eserine “Edebü’d-Dünya ve’d-Dîn” adını vermiştir. Bütün kadim dinlerin ve felsefelerin ortak amacı da zaten fazîletli bir toplum ve edep üzerine kurulu bir medeniyet inşa etmektir.
Kur’an-ı Kerîm’in Kalem Sûresi 4. ayetinde geçen “ḣulukin azîm” ifadesi dahi, ilk müfessirlerce bugünkü anlamda ahlâk olarak değil, yaratılış – yani “hulk” – manasında anlaşılmıştır. “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” hadisi de erken dönem kaynaklarında bu şekilde geçmemekte; birçok âlim bu lafzın sonradan eklendiğini, aslının “Ben Mekârim’i (yüce hasletleri) tamamlamak için gönderildim” şeklinde olduğunu dile getirmiştir. Bazı İslam alimleri de bu hadisin “mevzu hadis” olduğunu ifade etmiştir.
Bugün “Kitâbü’l-Ahlâk”, “Âyâtü’l-Ahlâk” gibi isimler taşıyan eserlerin çoğu, felsefî metinlerin Arapçaya çevrilmesinden sonra, “ethos” kavramının karşılığı olarak ahlâk terimiyle yazılmıştır. İslam âlimleri zamanla A’râf 199 “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir” ve Nahl 90. “Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt verir.” ayetlerini ahlâk ilminin temel dayanakları olarak görmüşlerdir. Ancak bu da sonradan inşa edilen bir okuma biçimidir.
Modern ahlâk felsefesi de bu karmaşık mirası devam ettirir. Ünlü Fransız filozof Paul Ricoeur, ahlâkı üç düzeyde ele alır: İlki éthique yani erdemin ve iyi hayatın arayışıdır. İkincisi morale, yani evrensel sorumluluklar. Üçüncü düzey ise sagesse pratique, yani pratik bilgeliktir. Bu üçüncü düzeyde, bireyin karşılaştığı karmaşık durumlar karşısında sezgi, tecrübe ve hikmetle hareket etmesi beklenir.
İslamî düşüncede ahlâkın ilk sistematik tanımını İbn Miskeveyh yapar. Ona göre ahlâk, “nefsin düşünmeye ihtiyaç duymaksızın davranışlarını belirleyen yerleşik bir meleke”dir. Gazâlî ise ahlâkı “nefsin köklü bir hâli” olarak tarif eder. Mâverdî ise onu “zor zamanlarda bile değişmeyen iç eğilim” şeklinde betimler. Ancak bu tanımlar, ahlâkı betimleyici düzeyde ele alır, normatif bir çerçeve sunmazlar. İşte tam bu noktada Mısırlı ünlü alim Muhammed Abdullah Draz, ahlâkı irade ve maksatla ilişkilendirerek yeniden tanımlar: “Ahlâk, iyiliği seçmeye ya da kötülüğü tercih etmeye yönelen bir irade gücüdür.”
Dolayısıyla burada söz konusu olan ahlâk, sadece insan nefsinin bir hali değil; teorik ilkeleri olan ve aynı zamanda pratik uygulamalarla pekiştirilen bir disiplindir. Bu disiplin, bir yandan “iyi nedir, kötü nedir, hakikat ve görev nedir?” gibi temel sorulara cevap ararken; diğer yandan ihlâs, iffet, sadakat, tevazu gibi fazîletlerle bireyi ve toplumu donatmayı amaçlar.
Hasıl-ı kelâm, İslam düşüncesinin ilk döneminde “ahlâk” değil, “fazîlet” ve “edep” öne çıkmıştır. Ahlâk ise felsefî metinlerin etkisiyle literatürümüzde “ethos”un karşılığı olarak zamanla yer bulmuştur. Ne var ki, nasıl ki “ethos” Batı felsefesinde hep tartışmalı bir zemin oluşturmuşsa, ahlâk kavramı da İslamî ilimlerde aynı şekilde tartışma konusu olmuştur. Spinoza’nın Ethica’sından Nietzsche’nin Ahlâkın Soykütüğü’ne kadar, bu tartışmalar hiç eksik olmamıştır.
Ahlâk öğrenilen bir şeydir; öğrenilen şey ise çoğu zaman sahiciliğini yitirir. Nasıl ki ilahiyat, dinin kendisi değil, onun bilimidir; ahlâk da edebin kendisi değil, onun bilgisi ve yorumudur. Bugün Kur’anî kavramları, hakiki mânâsını yitirmiş şekliyle anlamaya çalışan zihnin, Kur’an’ın bugüne verdiği mesajları kavrayamamasının sebebi belki de buradadır…